5

Gazeteciler işlerini yapamaz hale geliyor

Türkiye’de son zamanlarda özellikle toplumsal olayları izleyen gazetecilere baskı uygulanıyor. Taksim’de düzenlenen Onur Yürüyüşü sırasında AFP Muhabiri polis tarafından darp edilip gözaltına alındı. Suruç Katliamı anması, Muğla ile Antalya’da çıkan orman yangınları izlemek için bölgede bulunan gazeteciler de emniyet güçleri ve vatandaşların şiddetine maruz kaldı. Gazetecilerin sahada şiddetle mücadelesini, Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim üyesi Can Ertuna ve sahadaki gazetecilerle konuştuk.

MELTEM SUAT / İSTANBUL

Haziran ayında İstanbul Taksim’de düzenlenen Onur Yürüyüşü’ne polis müdahalesi sonucu 50 kişi gözaltına alındı. Yürüyüşü izleyen AFP Muhabiri Bülent Kılıç da emniyet mensupları tarafından darp edildi, boğazına basılarak gözaltına alındı. Kılıç’a yapılan müdahale ve gözaltına alınması, başta İstanbul ve İzmir olmak üzere birçok şehirde basın meslek örgütlerince protesto edildi. Ardından önce İstanbul’da düzenlenen Suruç Katliamı anmasında, daha sonra da Muğla ve Antalya’da çıkan orman yangınları sırasında bölgede bulunan gazeteciler, emniyet güçleri ve vatandaşların şiddetine maruz kaldı. Yangın bölgesinden yayın yapan Halk TV’nin canlı yayını, bir grup tarafından basıldı. Baskın sırasında canlı yayın konuğu olan İsmail Saymaz, bir saldırgan tarafından soda şişesiyle darp edilmeye çalışıldı.


Meslek örgütü temsilcileri ve gazetecilerin İzmir’deki eylemi

Gazetecilikte Kadın Koalisyonu’nun (The Coalition For Women In Journalism – CFWIJ), gazetecilerin polis tarafından doğrudan hedef alınması, haber takibi yapan kadın gazetecilere yönelik polis saldırısı ve uğradığı şiddeti takip ediyor. CFWIJ’nin Temmuzda açıkladığı rapor, 2020’de kaydedilen vakalarla 2021 kıyaslandığında, bu yıl kadın gazetecilerin maruz kaldığı şiddet, yüzde 158,82’lik bir artış gösterdiğini ortaya koydu. CFWIJ verilerine göre, 2021’in başından temmuz sonuna kadar Türkiye’de en az 44 kadın gazeteci polis şiddetine maruz kaldı. Mesleki faaliyetleri gerekçe gösterilerek üç kadın gazeteci evlerine yapılan baskınla gözaltına alındı. En az 13 kadın gazeteci ise sahada haber takibi yaparken gözaltına alındı. Bahsi geçen vakaların yanı sıra birçok gazeteci sahada polisin sözlü şiddetine de maruz kaldı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer’in paylaştığı rapora göre, Temmuz ayında 18 gazeteci haber takibi yaparken darp edildi, şiddete maruz kaldı ve haber yapması engellenmeye çalışıldı.

Gazetecilerin sahada şiddetle mücadelesini, Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim üyesi Can Ertuna, Artı Gerçek Muhabiri Yağmur Kaya, Cumhuriyet Gazetesi Muhabiri Tuğba Özer ve serbest gazeteci Burak Ütücü ile konuştuk.

Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim üyesi Dr. Can Ertuna, gazetecilere yönelik otoritenin tavrının daha da sertleştiğini, basın özgürlüğünün, en çok kısıtlandığı dönemde olduğumuzu belirtti. Dr. Ertuna, “Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğünün daraldığını, aynı zamanda gazeteciliğe yönelik hem resmi otoritelerin hafife alan, engelleyici tavır aldığını, halkın güvensizliği ve kutuplaşmanın da getirdiği etkiyle, alanda nerdeyse işlerini yapamaz hale geldiklerini görüyoruz” dedi.

Artı Gerçek Muhabiri Yağmur Kaya, son zamanlarda çoğu meslektaşının hem kolluğun hem de sivil kişilerin şiddetine maruz kaldığını bildirip “gün ve gün bağımsız ve tarafsız gazeteciliği ilke edinen gazetecilerin işlerini yapması engelleniyor” uyarısında bulundu. Cumhuriyet Gazetesi Muhabiri Tuğba Özer, ekonomik gerekçelerle masa başına dönen gazeteciliğin baskı engellemelerle sahalardan çekilmek istendiğine işaret ederken yangınlar sırasında Milas’ta haber takibi yapan serbest gazeteci Burak Ütücü, yapılan yalan, yanlış, eksik haberlerin diğer gazetecileri olumsuz etkilediğini aktardı.


Bahçeşehir Üniversitesi Yeni Medya Bölümü Öğretim üyesi Dr. Can Ertuna

Gazetecilere yönelik otoritenin tavrı daha da sertleşti…

Bahçeşehir Üniversitesi Yeni Medya Bölümü Öğretim üyesi Dr. Can Ertuna, gazetecilerin sahadaki şiddetle mücadelesi ve sahada şiddet gören gazeteciler konusunda şu değerlendirmeyi yaptı:

“Öncelikle Bülent Kılıç’ın uğradığı müdahale, ardından İstanbul’daki Suruç anması sırasında çok sayıda basın mensubunun uğradığı müdahale karşılaştıkları şiddet, gerek plastik mermilerle hedef alınmaları gerek olay yerine ulaşırken zor kullanılarak uzaklaştırılmaları ve son dönemde yaşanan gözaltılar. Bunlardan bir tanesi bile, gazetecilere yönelik otoritenin tavrının daha da sertleştiğini gösteriyor. Daha önce de elbette ki birtakım haberlerin yapılması, birtakım noktalarda gazetecilerin bulunması hoş karşılanmazdı. Ancak bu boyutta, gazetecilere doğrudan müdahale, basın kartlarını gösterdikleri halde ters kelepçeyle yere yatırılması, boğazlarına basıp nefeslerini kesip gözaltına alınması, plastik mermilerle olay yerinden uzaklaştırmak yoktu. Toplantı, gösteri ve yürüyüşlere karşı yasaklayıcı tavır, insanların toplanması ve basın açıklaması okuması en baştan engelleniyorsa, gazetecilerin de oradan görüntü alması, onu haberleştirmeleri engellenir. Dolayısıyla basın özgürlüğünün, en çok kısıtlandığı dönem olduğunu söyleyebiliriz.

Eskiden sadece gazeteciler hakkında açılan dava ve gözaltı kararlarına, dünyada Türkiye’nin yerine bakarak söylerdik. Artık kolluk kuvvetleri tarafından gazetecilerin yaralanması, ruhsal travmalar yaşanmasına varacak seviyede sertleşmiş gözüken fiziksel müdahale söz konusu. Konunun bir diğer boyutu da, Türkiye’de çok geniş kesimlerin, yaygın medyanın kendilerine doğru haber aktardığı yönündeki inançlarını yitirmiş durumda olması. Aynı zamanda siyasi alandaki kutuplaşma, medya alanında da yansımasını buluyor. Bir yandan yaygın medyaya ciddi bir tepki duyuluyor ayrıca bir de sizin medyanız, bizim medyamız ayrışması yaşanıyor. Gelinen bu noktada, Milas örneğinde olduğu gibi vatandaşın gazetecilere gösterdiği tepki, şiddete dönüşüyor. Milas’ta TRT’ye, alandaki muhabire, kameramana tepki gösteriliyor. Halk TV vakası, biraz daha farklı bir süreçte gerçekleşti. Canlı yayınına saldıran grubun içerisinde iktidar partisiyle ilişkili bir kişinin de olduğu ortaya çıkmıştı. Ancak bunun arkasında bir organize yönlendirme olup olmadığını söylemek için erken.

Gazetecilerin genel olarak baktığımızda, Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğünün daraldığını, aynı zamanda gazeteciliğe yönelik hem resmi otoritelerin hafife alan, engelleyici tavır aldığını, halkın güvensizliği ve kutuplaşmanın da getirdiği etkiyle, alanda nerdeyse işlerini yapamaz hale geldiklerini görüyoruz.”

Dr. Ertuna, Halk TV baskını sırasında olay yerinden kaçtığı için bazı kesimler tarafından sosyal medyada eleştirilen İsmail Saymaz hakkında ise şu açıklamayı yaptı:

“Gazeteci, olası bir sataşma fiziksel müdahalede mümkün olduğunca soğukkanlılığını koruyarak bir provokasyona gelmemeli. Elbette ki gazeteci de insan, her zaman o soğukkanlılığı taşıyamayabiliyor. Ancak ilkesel olarak gazeteci, bir kavganın parçası olarak gözükmemeli. Bu, her şeyin başında o sırada içinde bulunduğu haber yapma faaliyetine ket vurur. Aynı zamanda olası bir tarafsızlık imajını da zedeler. Gazetecilerin toplumda şöyle bir noktaya evirildiğini görüyoruz. O da, bazı basın mensupları yaptıkları değerli işler sayesinde salt bir gazeteci değil aynı zamanda kanaat önderi kimliğine büründürülüyor. Dolayısıyla çoğu zaman, aslında o gazetecinin haberlerine yorum yapanlar o kişinin gazeteci olduğunu unutuyor.

Gazetecilerin susturulması demek, kamuoyunun sağlıklı bilgiye ulaşmasının engellenmesi demek. Artık Fox TV’de bir muhabirin, olay yerine dair duygusal bazı boyutlarda içerebilen, ancak TV yayıncılığı söz konusu olduğunda hiç de sıradışı olmayacak sözleri, bir kanalı cezalandırmak için araçsallaştırılabiliyor. Ya da birtakım muhalefet partisi liderinin yorumunu ekrana taşımak ceza gerekçesi haline getirilebiliyor. Bunun tek bir yorumu var. Bu, bir sansür girişimidir. Sansür girişimi de, kamuoyunun sağlıklı ve geniş perspektiften bilgi almasını engelleme amacı taşımaktadır.”


Artı Gerçek Muhabiri Yağmur Kaya

“Bağımsız ve tarafsız gazeteciliği ilke edinen gazetecilerin işlerini yapması engelleniyor”

Artı Gerçek Muhabiri Yağmur Kaya, gazetecilerin şiddete maruz kalmasına ilişkin şunları söyledi:

“Sahada genelde, hatta sadece polis engelliyle karşılaşıyoruz. Kolluğun şiddetine maruz kalıyoruz. Her seferinde basın kartımız soruluyor. Kolluğun eylemcilere sert müdahalesi öncesi mutlaka ama mutlaka polis amiri, emri altında bulunanlara gazetecilerin görüntü ve fotoğraf çekmesini engellemek için ‘Süprürün şunları’ diyerek talimat veriyor, işimizi yapmamız engelleniyor. Son zamanlarda çoğu meslektaşım hem kolluğun hem de sivil kişilerin şiddetine maruz kaldı. Sivil kişilerin gazetecilere yönelik şiddetine polis seyirci kalıyor hatta ve hatta bu kişileri kışkırtan ifadelere ve eylemlere öncülük ediyor. Örneğin HDP’nin Şişhane Meydan’da yaptığı açıklama sonrası bir grup eylemci ve gazeteci Kasımpaşa’da elinde demir sopalarla saldırıya uğradı. Bu şiddete maruz kalan gazetelerin aktardığına göre; polisin kendilerine dönük saldırıya sessiz kaldığı ifade edildi. Sonrasında iki gazeteci gözaltına alındı, hastane- karakol sürecine kadar bu iki gazeteci çok ciddi derecede kolluğun şiddetine maruz kaldı. Kısacası gün ve gün bağımsız ve tarafsız gazeteciliği ilke edinen gazetecilerin işlerini yapması engelleniyor.”


Cumhuriyet Gazetesi Muhabiri Tuğba Özer 

Cumhuriyet Gazetesi Muhabiri Tuğba Özer de konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Savaş tabiri, sahadaki gazetecilerin durumunu anlatmaya yetiyor aslında. Benim gibi toplumsal protestoları izleyen gazetecilerin sahada karşılaştığı en büyük problem, polisin fiziksel ve psikolojik şiddeti. İktidarı eleştiren protesto eylemlerinde polisin eylemcilere yönelik hak ihlallerine tanıklık ediyor ve işimiz gereği kayıt altına alıyoruz. Bu da bizim, doğrudan hedef haline gelmemize neden oluyor. Çok açık bir şekilde yaşananları yansıtmamız engellenmek istiyor. Önceki yıllarda da bu durum vardı. Ama ben özellikle son birkaç yıldır bunun daha da şiddetlendiğini düşünüyorum. Çünkü toplumsal baskının ivme kazanması, doğrudan sokağa ve dolaylı olarak da gazetecilere yansıyor.  Özellikle psikolojik harp kısmı çok kritik. Açık bir şekilde bu eylemleri takip eden gazetecilerin psikolojik olarak yıldırılmak istendiğini düşünüyorum. ‘Anti demokratik uygulamaları gösterirsen, biz de seni taciz ederiz, sana sahada gazetecilik yaptırmayız’ mesajı verilmek isteniyor. Zaten ekonomik gerekçelerle masa başına dönen gazetecilik bir de bu boyutuyla sahalardan çekilmek isteniyor. Bu baskı gazetecileri çok yıpratıyor. Sürekli size bağırılan, itildiğiniz, şiddete tanıklık ettiğiniz ve aşağılanmaya çalıştığınız bir ortamda ne kadar süre dayanabilirsiniz ki? Özetle, sahadaki gazeteciler kendilerini güvende hissetmiyor.”

Dediğimi çarpıtmadan, manipüle etmeden yazacaksan konuşurum”

Milas’ta çıkan orman yangınları sırasında vatandaşlar, bölgede yayın yapan TRT ekibine tepki göstermişti. Bölgede yaşayanlar, yayın sırasında yangınlar devam ederken “Hisarönün’de yangın kontrol altına alındı” diyen TRT muhabiri ve ekibine tepki göstererek bölgeden uzaklaştırdı. Milas’ta yangın bölgesinde canlı yayın yapan Halk TV yayını da bir grup tarafından basılarak yayında bulunan gazeteciler darp edilmeye çalışılmıştı.


Serbest gazeteci Burak Ütücü

Yangınlar sırasında Milas’ta haber takibi yapan serbest gazeteci Burak Ütücü’nün konuya ilişkin görüşleri ise şöyle:

“Haberin konusuna göre neyle karşılaşabileceğiniz değişebilir ama değişmeyen ve aşılması gereken temel engeller var. Fiziki engeller, eğer bir kurum için çalışmıyor ve gerekli imkânlar size sağlanmıyorsa, başta sahaya gidebileceğiniz ulaşım ile haber için kullanacağınız materyaller engel olabiliyor. Öncelikle bir basın mensubu olduğunuzu kanıtlamanız gerekiyor. Sahada bazı kurumların muhabirlerine tepkiler olabiliyor ve kurunun yanında yaş da yanabiliyor. Yalan, yanlış, eksik haberlerin ‘çamuru’, diğer gazetecilere de sıçrayabiliyor. O yüzden bir süre kendimizi açıklamak zorunda kalıyoruz. ‘Dediğimi çarpıtmadan, manipüle etmeden yazacaksan konuşurum’ diyor halk. Yani, medyada bazılarının yarattığı güvensizlik, doğruyu yazmak isteyen gazetecilere sirayet edip engeller oluşturabiliyor. Bunun somut bir örneğini Milas yangınında yaşadık. Kolluk kuvvetleri tarafından iki farklı noktada ‘basın mensubu’ olduğumuz için engellendik. İlki, ‘sadece gazeteci’ olduğumuz için, ikincisinde ise haber yapılmasını istenen kurumların çalışanı olmadığımız için yaşandı. Kendilerinde bir liste olduğunu ve bu listede olmayan kuruluşların çalışanlarının içeri alınmayacağı söylendi. Ancak biz, ‘küçük bir manevrayla istenilen yere ulaştık.”

24 Saat gazetesinin PDF dosyasını indirmek için tıklayınız.